Cem Yılmaz, 50-100 kişilik çalgı topluluklarıyla icra edilen senfonik müziği çok sevdi! Geçen yıl Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ile sunduğu gösteri büyük ilgi gören Yılmaz, artık klasikleşeceği sinyallerini veren bu gösterinin ikincisini, yoğun talep üzerine, geçtiğimiz Perşembe akşamı yine tümüyle dolu Lütfi Kırdar’da gerçekleştirdi. Geçen yılla kıyasladığımda Cem Yılmaz’ın bu yıl konusuna genel olarak daha hâkim bir portre çizdiğini söyleyebilirim. Orkestra daha yerini aldığı sırada sahneye çıkıp, esprileri birbiri ardına patlattığı müthiş bir açılış yapan sanatçı, barok, klasik ve romantik dönemleri, ‘bırak bu ayakları’ döneminin takip ettiğini söyleyip, klasik müzik bilgimizi önce bir tazeledi. Kendisinden önce orkestrayı yöneten işadamlarına bu yıl da takıldı. Ahmet Kocabıyık’ın sadece 41 saniye yönettiğini, Rahmi Koç’un 3/4’lük eseri ‘hakikaten 4/4’lük yönettiğini’ söyleyip bu isimlerin arkasından ekonomik skalaya göre zaten kendisinin podyuma çıkması gerektiğini ekledi. Cem Yılmaz’ın gençliğinde mandolin, darbuka çaldığını, Silivri’de dans yarışmasına katıldığını da bu arada öğrendik.
Gürer Aykal’ı tanıttığı bölümde, Aykal’ın orkestranın ‘onursal şefi’ olmasına karşılık kendisinin olsa olsa ‘olursan şef’ olabileceği esprisi de hoştu. Salonu yine ikiye böldü, nota-Latince-İtalyanca (müzik terimleri ve sözlerinde sıkça geçen diller olduğu için) bilenleri öne davet etti, ‘benim kitlem’ dediği bilmeyenleri de arka sıralara yönlendirdi. Sıra geldi, konserin düzenleniş vesilesine. Cem Yılmaz sahneyi bu bölümde, Borusan Vakfı’nın burs verdiği gençlerden, 24 yaşındaki piyanist Sıtkı Kandemir Basmacıoğlu ve Gürer Aykal’a devretti. Basmacıoğlu, Mozart’ın 23’üncü Piyano Konçertosu’na tutuk başladı, belli ki çok heyecanlıydı. İkinci bölümde toparladı. Üçüncü bölümde tam kendini bulmuşken talihsiz bir unutkanlık yaşadı ve bölüm başa alındı. Genç solist, bis olarak çaldığı Mozart-Türk Marşı çeşitlemelerini teknik gösteriye çevirerek bir anlamda kendini yeniden ispat çabasına girişti, sonuç parlaktı. Cem Yılmaz’ın yeniden sahneye girdiğinde Basmacıoğlu’nun performansı için yaptığı ‘arkadaşımızın hesabına burs parası biraz önce yattığı için biste daha iyi çaldı’ esprisi acımasızdı ama güldürdü. Yine Yılmaz’ın ifadesiyle ‘hacze uğrayan piyano’ sahneden götürüldü ve kaldı orkestrayla şef baş başa…
Yılmaz’ın gösterinin ikinci bölümünde sunduğu içerik ve espriler geçen yıldan izler taşıyordu (Amati-Memati, obua, trombon, Beethoven 5’in ilk mezürleri vb.). İlk gösteride kemanıyla sahneye gelen ‘yeteneksiz müzisyen’ rolündeki kişi bu yıl darbukasıyla şova dâhil oldu. Yalnız anlaşılamayan nokta, geçen yılki performansında göz doldurmayan bu kişinin bu yıl neden yeniden seçildiğiydi. Tempoyu gereksiz yere düşürdü, esprileri yaratıcılıktan yoksundu, Cem Yılmaz’ı kışkırtmaktan uzaktı. İzleyicilerin arasından şefliği denemek isteyenlere yine şans verdi komedyenimiz. ‘Nermin Hanım’ bu yıl da sahnedeydi. Ama yanına iki kişi daha kattı Yılmaz bu sefer. Diğer iki şeflik heveslisi izleyicinin ‘beyhude’ çabaları da keyifli anlar yaşattı. Cem Yılmaz gece boyunca orkestradaki çalgıları uzun uzun tanıttı. Meşhur viyolacı şakalarına sıkça atıfta bulundu. Kontrbasların gövdece iriliği ona yeterince malzeme veriyordu zaten. Kenan Evren’in klasikleştirdiği ‘zil çalanla keman çalan aynı parayı mı alıyor’ sorusu, Cem Yılmaz’ın döne dolaşa kullandığı bir espriye dönüştü. Bir de misafir ekip vardı bu yıl. Akatay Ritim Saz Grubu vurmalı çalgılarıyla sahneye gelip Mozart’ın 40’ıncı Senfonisinin ünlü giriş bölümünü, ‘Mozart in Egypt’ albümü etkisinde seslendirip salondan bolca alkış aldılar.
Ama en büyük alkış, Cem Yılmaz’ın gösteriyi ön sıradan izleyen Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’a ince bir gönderme yaptığı, ‘Cemal Reşit Rey’i çaldık mı arkadaşlar? AKM’yi çaldık mı peki?’ esprisinden sonra koptu. Tüm salon fırsatı değerlendirip ıslıklarla karışık 1 dakika süren yoğun bir alkışla protestosunu sergiledi. Orkestra üyeleri de ayaklarını yere vurarak onlara katıldı.
Geçen yılki yazımda bir noktanın altını vurgulamıştım, bunda hâlâ ısrar ediyorum. Bana kalırsa Cem Yılmaz orkestra üyelerini gösterisine hiç değilse bu yıl aktif biçimde katmalıydı. Dışarıdan tempoyu düşüren destekler almak yerine tıpkı bu işin efsane ustası Danny Kaye’in New York Filarmoni üyeleriyle yaptığı gibi orkestradaki müzisyenleri şovuna ortak etseydi ortaya çok daha yaratıcı ve tadına doyulmaz bir gösteri çıkabilirdi. Sahnede yönettiği sırada sürekli gülen ve salona kaçamak bakışlar fırlatan Cem Yılmaz’ın yaşadığı keyifle ciddiyet timsali müzisyenlerin asık suratları, birbiriyle tam tezattı. Belki de Cem Yılmaz’ın böyle bir kurguyu tercih etmesinde, sahnede daima tek kişilik şovları yeğlemesinin payı vardır, kimbilir…
23 Eylül-12 Ekim günleri arasında düzenlenen 20. Akbank Caz Festivali bu yıl konserler dışındaki etkinlikler yönünden de hayli zengin. Örneğin, dün akşam saatlerinde Akbank Sanat’ta çok ilginç bir panel vardı. ‘Popüler müzikte cazın yeri’ başlıklı konusu değildi ilginç olanı; konuşmacılardan birinin süperstarımız Ajda Pekkan olması, meselenin bir anda cazın ‘cool’ ortamından popülerliğin geniş kollarına savrulacağı mesajını veriyordu daha baştan. Panel öncesinde korktuğum başıma gelmedi ve Akbank Sanat’ın mütevazı salonu hınca hınç dolmadı. Saatler 19’u gösterdiğinde üçte ikisi dolmuş salona, önden Ajda Pekkan ve arkasından diğer konuşmacılar girdi. Pekkan sahneye yerleştirilen masanın tam ortasına oturmak istediğini söyleyip yerine yerleşti ve ‘Hoşgeldiniz’ deyip diğer konuşmacıları tek tek anons ediverdi. Ortamın saldığı adrenalinden böyle davranmış olsa gerek çünkü bu işi ‘moderatör’ sıfatını taşıyan Hakan Atala’nın yapması gerekiyordu! Bu küçük rol çalmayı Ajda’nın ‘süperstar’lığına verip geçtik.
Kerem Görsev, Burhan Öcal ve Aşkın Arsunan’ın konuşmacı oldukları panelin açılışını Tünel’deki yarım asırlık Lale Plak’ın sahibi Hakan Atala yaptı. Atala, caza yabancı olabilecekleri de düşünüp önce dünyada sonra Türkiye’de kısa bir caz tarihi turu attırdı; rock’n roll, rock, soul, funk gibi türlerin cazın popülerleşmesi sürecinde oynadıkları rolün üzerinde durdu. Sinatra ve Crosby’nin açtıkları yoldan bugün Norah Jones, Jamie Cullum gibi popüler yıldızların geçtiğini hatırlattı. Türkiye’nin caz dünyasını da birkaç dakika içinde kuşbakışı süzen Atala, İsmet Sıral, Hasan Kocamaz, Sevinç Tevs, Ayten Alpman, Tülay German ve daha pek çok Türk caz büyüğünü andı.
Atala sözü, paneli ön sıradan baştan sona büyük dikkatle izleyen İlham Gencer’in Çatı Bar’ına getirdiğinde, daha yolun başında orada söylemiş Ajda Pekkan’a dönüp, popüler müzikte cazın yeri konusunda ne düşündüğünü sordu. Süperstar sözlerine içten bir yakınmayla başladı; ‘Dinlemek güzel ama gerçekleştirememek çok acı’ cümlesiyle, aslında cazın Çatı Bar günlerinden beri ilk göz ağrısı olduğunu hatırlattı. Konudan konuya atlayan üslubuyla takibi kolay değildi süperstarın ama ilk turda Latin’iyle, smooth’uyla cazı da arabeski de, Ayhan Sicimoğlu’nun işlerini de samba’yı da çok sevdiği mesajını verdi. Popüler müziğin ülkemizde bugün çok istikrarsız bir zeminde patinaj yaptığını, piyasanın istikrarsız olmasından dert yandı ve ilk turu şu dikkat çekici cümleyle bitirdi: ‘Cazı çok sevdiğimiz halde bugün yapamıyoruz çünkü ‘star’ olarak devreye girdiğimiz anda fiyatlar fırlıyor!’ Pekkan, Çatı Bar’da bir zamanlar söylediği ‘Fly me to the Moon’un arkasının neden gelmediğini ise, gazino müdavimlerinin o dönemdeki ‘feodal’ (‘kırsal’ anlamında) yapısıyla gerekçelendirdi, ‘talep yoktu ki arz edelim’ demeye getirdi.
Kerem Görsev de konuşmasının büyük bölümünü Türk popüler müziğindeki yozlaşmaya ayırdı. Fecri Ebcioğlu ve ‘Türk pop müziğinin nitelikli duruşlarından biriydi’ dediği İstanbul Gelişim Orkestrası günlerini hayırla yadedip günümüz Türk popunda prodüktörlerin oynadığı olumsuz role dikkat çekip, aynı altyapıyı kullanan şarkıların hiçbir yaratıcılık içermediğinden yakındı, müzikte ‘duruş’un önemini vurguladı. Akustik dönemde çalgılarının ustası olan müzisyenlerin elektronik müziğin hâkim olduğu günümüzde virtüoz yanlarının gerilediğinin altını çizdi. Görsev’in okullarda klasik ve caz müziklerinin öğretilmediği, çocuklara müzik dinletilmediği saptamasına Ajda Pekkan, ‘Sanat yalnızca popüler müzikten ibaret değil, caz da sanat olarak öğretilmeli’ şeklindeki görüşüyle destek verip, Görsev’in ‘Caz müziği Rolls Royce otomobildir’ benzetmesini de onayladı.
Burhan Öcal, Ajda Pekkan’la birlikte panelin en renkli konuşmacısı olacağı öngörüsünü haklı çıkaran renkli birkaç değinide bulundu. Her şeyden önce ‘Geleneksel müziğimizden beslenen, caz kalıpları içinde düşünen bir müzisyen’ olarak tanımladı kendini. Etkilendiği müziklerin içine, uzun yıllar Batıda yaşamış olmanın etkisiyle, Batı klasiklerini de ekledi. Joe Zawinul’un kendisine yönelik, ‘vasatsın ama orijinalsin’ tarzındaki ‘övgü’sünü mütevazıca anlatıp panelin en anlamlı saptamalarından birini şu sözlerle yaptı: ‘Türkiye’de cazın popüler müziğe etkisi çok fazla değil, yaratıcı müziklere destek az, sponsorlar yeterli değil’. Öcal’ın aslında orada toplanma sebebi olan bu saptamasının üzerine daha fazla gidilebilirdi ama konu yine döndü dolaştı, bir araya geldiğimizde yapmayı en çok sevdiğimiz şeye yani ‘serzenişte bulunmaya’ dayandı (Bu arada ‘serzeniş’ sözcüğünün ne olduğunu bilmediği anlaşılan Öcal’la Atala arasında yaşanan kısa pantomim hoştu; Öcal Türkiye’ye her geldiğinde yeni sözcükler öğrendiğini söyledi).
Serzenişin tavan yaptığı hüzünlü havayı pozitif söylemiyle yırtan Kerem Görsev yine ‘eğitim’in altını çizerek, kurucusu olduğu İstanbul Jazz Center’la ilişkisini keseli beri artık içkili mekânlarda konser vermediğini, Anadolu’daki üniversitelere gidip oradaki gençlere caz standartlarını tanıtmaktan büyük keyif aldığını söyledi. Görsev’in eğitim, Arsunan’ın nitelikli cazcıların azlığı, Öcal’ın yaratıcılık yönlerinden eksiklerimize vurgu yaptığı ortamda Ajda Pekkan’ın arayışlarını sürdürdüğünü, cazdan fasıla geçtiğini ve fasıl müziğine tutkun olduğunu da öğrendik. Ama ‘Ajda bize caz söyle’ diyenlere kapıyı hiç kapatmadı süperstar. ‘Cazı Türkiye’de daha fazla nasıl geliştirebiliriz, bu konuya odaklanmalıyız’ deyip, cazla kurduğu tutkulu ama netameli ilişkiyi şu ‘flaş’ cümleyle özetledi: ‘Kocamı seviyorum ama aslında başkasıyla ilişki yaşıyorum’.
Görsev de artık iyiden iyiye Ajda Pekkan’ın çevresinde dönen panelin sonlarına doğru süperstarın 200-300 dolayında caz standardı söyleyebildiğini not olarak düştü. Görsev’in sözleriyle motive olduğu gözlenen Pekkan, bundan sonra caz da söylemek istediğini, hatta kendisini buna artık mecbur hissettiğini, Aşkın Arsunan’la birlikte klasikleşmiş şarkılarının big band’li caz versiyonlarını tamamlamak üzere olduklarının müjdesini verdi. Kendisi çok istediğini birkaç kez söyledi gerçi ama ‘Ajda’yı bir caz kulübünde söylerken dinleyecek miyiz’ sorusunun cevabı galiba olumsuz çünkü sanatçımız ne olursa olsun ‘star’ kaşesinden feragat edecek gibi gözükmüyor.
Başlığının vaat ettiği gibi tarihsel ve müziksel analizlerin yapıldığı bir panel olmaktan çok popüler müzisyenlerin cazla ilişkilerini samimi bir ortamda dinleyicileriyle paylaştıkları bir sohbet formatında gerçekleşen etkinlik, Ajda’nın özlediğimiz üslubuyla söylediği ‘Galiba biraz eklektik oldu ama sanırım meseleye fokuslanabildik’ cümlesi ve ön sırada oturan İlham Gencer’in, 86 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle sahneye fırlayıp imzalı otobiyografisini Ajda’nın eline tutuşturup herkese teşekkürlerini sunmasıyla sona erdi…
TRT Radyo 3′de her salı sabahı, 10.30-12.00 saatleri arasında sevgili Tolga Kutluay’ın teknik yönetmenliğinde hazırlayıp sunduğum ”Müzik Takvimi” programında bu hafta çalınan eserler, yorumcuları ve kayıt şirketi bilgileri aşağıdadır:
Senfoni No.5′den ‘Adagietto’. Junge Deutsche Philharmonie/Rudolf Barshai. Laurel Record LR-905
Piyanolu Dörtlü. İdil Biret, London String Quartet. IBA 8571278
Rückert Lied’leri. Christine Schafer, Deutsches SO/Christoph Eschenbach. Capriccio CAP5026
Rückert Lied’leri. Dietrich Fischer-Dieskau, Daniel Barenboim (1971 Berlin Kaydı). Audite 95634
Senfoni No.9′dan Bölüm 2. Philharmonia Orchestra/Esa Pekka Salonen. Signum SIGCD188
“Türkiye’nin Klasik Müzik Dergisi” Andante’nin, her yıl olduğu gibi bu yılın Haziran ayı sayısının kapağında da Uluslararası İstanbul Müzik Festivali yer alıyor. Festivalin ağır konuklarından Viyana Filarmoni ve Radu Lupu üzerine yazıların yer aldığı dergide, Serhan Bali’nin konuk müzisyenleri ve konserlerini tanıttığı genel yazısı dışında Festivalde Chopin resitali verecek olan genç piyanist Ayşedeniz Gökçin ile Feyzi Erçin’in yaptığı bir söyleşi yer alıyor.
Andante’nin Haziran sayısında yer verdiğimiz diğer söyleşiler arasında çocuklara yönelik müzikli oyun projeleriyle, ülkemizde bu alanda farklı bir kulvar açan Yaprak Sandalcı, İzmir DSO ile birlikte kuklalı senfoni orkestrası konseri veren Karin Schafer ve eğitimcilik kariyerini Antalya’da sürdüren Amerikalı soprano Angela Ahıskal bulunuyor.
Piyanist Gülsin Onay ilgi gören günlüklerini sürdürüyor. Sanatçımız bu kez, yaşamında derin iz bırakan orkestralarla ilgili anılarını Andante için derledi. Türkiye’de müzik kültürünün gelişmesinde büyük bir pay sahibi olan aydınlarımızın başında gelen Cevat Memduh Altar’ın kızı İnci Kut, babasının 1949 yılında, Chopin’in yüzüncü ölüm yıldönümü onuruna yapılan anma etkinlikleri sırasında verdiği “Türkiye’de Chopin” başlıklı konferans metnini Andante okurlarıyla paylaştı. Her sayıda okurlarına bir opera başyapıtı tanıtan Ayşe Öktem’in bu sayıdaki yazısı Rossini’nin II. Mehmet operası üzerine. Şefik Kahramankaptan genç yeteneklerimizi tanıttığı sayfaların dışında Almanya’da yeni başarılara imza atan bas Hakan Tıraşoğlu ve şef Cem’i Can Deliorman hakkındaki son gelişmeleri köşesine taşıdı. Kemal Küçük, bugüne dek pek çok yazı kaleme aldığı “müzikte sponsorluk” konusunu yeniden ele aldı. Ahmet Makal ise ülkemize yeniden ithal edilmeye başlanan Brilliant Classics firmasının albümlerini okurlarına yakından tanıttı.
Andante yazarları, geçtiğimiz ay boyunca yurtta ve dünyadaki konser ve opera temsillerini izleyip okurları için notlar almayı sürdürdü. Üstün Akmen, Krasnodar’da Kuğu Gölü balesi, Serhan Bali ve Şefik Kahramankaptan Antalya’da Karacaoğlan operası, Ayşe Öktem ve Üner Birkan İzmir’de Ariadne auf Naxos operası, Aydın Büke Paris’te Rolando Villazon konseri ve Bastille’de Hoffmann’ın Masalları operası, Serhan Bali Pecs’de Tuluğ Tırpan’ın Mevlana senfonik şiiri konseri, Eray Aytimur Mersin Müzik Festivali’ni izleyip yazdılar.
Ayrıca, Opera Bale Gazetesi’nin, “Yaz Festivalleri” özel temalı, Haziran-Temmuz 2010 tarihli 4. sayısı, Andante’nin Haziran 2010 tarihli 49. sayısıyla birlikte okurlarına sunuluyor.
Andante
“Türkiye’nin Klasik Müzik Dergisi”
Geçtiğimiz hafta İstanbul’da müzik alanında önemli bir buluşma yaşandı. Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası, 29 Mayıs Cumartesi günü, ‘Ulusal Müzik ve Müzikoloji Çalıştayı’ çatısı altında müzik eğitimcilerini, müzikbilimcileri, icracıları, şefleri, bestecilerinin yanısıra müzik sektörü temsilcilerini ağırladı. Önemli bir buluşmaydı çünkü nitelikli müziklerin araştırma, eğitim ve uygulama alanlarında çalışan aktörlerinin bir araya gelip birbirlerini dinlemeleri, sorunlarını görüşmeleri, ortak çözüm önerileri getirmelerine Türkiye’de pek rastlanmaz. Ersin Antep ve ekibinin bu çalıştayla – bir araya getiricilik, dayanışmacılık bağlamında – Andante Klasik Müzik Ödülleri’nin müzikbilimi versiyonunu ortaya çıkardığından bahsedilebilir. Bu tip buluşmalara ülkemizin müzik camiasının çok ihtiyacı var.
Bendeniz çalıştayın, alt gruplarından birine ‘müdahil’ sıfatıyla katıldım ve gündeme getirilen sorunlar, çözüm önerileri hakkında hem bilgilendirildim hem de fikirlerimi paylaştım. Konulardan biri de, ‘müzik akademisyenleri’ olarak kabaca sınıflandırabileceğimiz ‘müzik eğitimcileri’ ve ‘müzik bilimcileri’nin kronikleşen ‘üretim(sizlik) sorunu’ydu. Üretim derken yayınları kastediyorum. Ama yayın derken de, akademide üretilip yine orada tüketilen yüksek lisans, doktora tezi vs. gibi yayınlardan bahsetmiyorum.
Şu basit soruyu yöneltmek istiyorum sadece: Neden müzik akademisyenlerimiz yıllardır kendi dilimizde geniş kitlenin anlayabileceği içerik ve biçemde müzik yayınları üretmeye yanaşmazlar? 21. yüzyıl Türkiye’sinde neden bir kitapçıya girildiğinde önümüze çıkan müzik yayınları hâlâ bir avuçtan ibarettir ve neden bunların yarısı yabancı kaynaklardan tercüme edilmiştir? Bu ülkede düzenli müzik kitapları çıkaran tek yayımcı neden hâlâ, cengâver gibi çalışan Pan Yayıncılık’tır? Soruları sürdürebiliriz. Türkçede bugüne dek yayımlanabilmiş yerli ve yabancı bestecilerin monografilerinin, müzik sözlüklerinin, konser kılavuzlarının altında neden çoğunlukla müzikbilimcilerin değil de Evin İlyasoğlu, Aydın Büke, Kemal Küçük, Üner Birkan, Şefik Kahramankaptan, Ahmet Say, İrkin Aktüze gibi müzikbilimci olmayan müzik yazarlarının imzası bulunmaktadır? (Akademisyen olmayan besteci Ertuğrul Oğuz Fırat ve yakın geçmişten rahmetli Faruk Yener’i de katalım bu listeye). Akademisyenler cephesinde durum nedir? Müzikbilimci Filiz Ali bir zamanlar en fazla yazanlardandı, şimdiyse yazı bağlamında en verimli olabileceği yıllarda düzensiz köşe yazılarıyla yetiniyor. Ankara’dan Muammer Sun ve Samsun’dan Süleyman Tarman, nota basımını öne alan müzik yayıncılığına son yıllarda yeni bir soluk getirdiler. Lakin müzikbilimciler cephesinde bugün Yılmaz Aydın, Emre Aracı, Ersin Antep ve belki bir iki isim daha dışında, düzenli periyotta, ısrarlı tempoda müzik yayınları üreten hemen hiç kimse yok.
İşin bir de, popüler süreli yayınlar tarafı var ki, müzikbilimciler, kusura bakılmasın ama resmen ‘dökülüyor’. Batı ülkelerindeki popüler süreli yayınlarda müzik yazıları ve eleştiri metinleri kaleme alan kişilerin nerdeyse hepsinin müzikbilimi kökenli olduklarını görürüz. Bu kişiler ya akademide kalarak popüler mecralara da katkıda bulunmayı sürdürürler ya da temel müzikbilimi eğitimi aldıktan sonra akademiden ayrılıp serbest eleştirmen-yazar, radyo-tv programcısı kimlikleriyle kitap-makale yayınlar, prodüktörlük yapar, bir veya birkaç süreli yayının kadrolu veya serbest müzik eleştirmeni olarak çalışır. Her yönden gelişmemiş bir müzik pazarımız olduğu için ülkemizde ikinci türden bir kariyer yapmak çok zor. Ama akademiyle bağlarını koparmadan, hem, geniş halk kitlelerinin anlayabileceği dil ve biçemde müzik kitapları yayımlamak hem de müzik dergileri başta olmak üzere popüler süreli yayınlara makale, söyleşi, eleştiri kaleme almak son derece doğal, akademisyen olmanın gereği olarak düşünülebilecek bir eylem sayılmalı öyle değil mi?
Ama ülkemizde öyle olmuyor işte. Raflardaki müzik kitaplarının arzu edilen sayıda artmamasının, süreli yayınlardaki akademisyen katkısının hâlâ çok güdük kalmasının nedenleri ve bu olumsuzluğun nasıl giderileceği üzerinde durmanın vakti geldi de geçiyor bile. Ulusal Müzik ve Müzikoloji Çalıştayı’nın bundan sonraki toplantılarında müzik yayıncılığımızın bugünü ve geleceği üzerine daha fazla mesai ayrılmasını diliyorum. Bizim de Andante dergisi olarak yeni sezonda bu sorunu farklı kılıklarda gündeme taşıyacak bazı girişimlerimizin olacağını da şimdiden duyurayım.
Radikal Gazetesi, 8 Haziran 2010
Arvo Part ve Alexandra Ivanoff ile birlikte Sepetçiler Kasrı’ndaki basın toplantısında. Part’i en son ne zaman bu kadar içten gülerken görmüşüzdür
Ama iki tarafındaki yeni tanışlarından kaynaklanmıyor tabii, İstanbul’u çok sevdi de ondan zahir!
Bu anı muhteşem fotoğraflayan kişi ise (eski komşum) Ilgın Erarslan Yanmaz.
‘Âdem’in Yakarışı’ adlı yeni bestesinin dünya prömiyeri için İstanbul’a gelen Estonyalı besteci Arvo Part, ‘Müziğimi Ayasofya kubbesinin altında yazmak isterdim’ diyor.
İSTANBUL – ‘Müziğimi Ayasofya kubbesinin altında yazmak isterdim.’ Bu çarpıcı cümle, 38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nin ‘Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nün sahibi Estonyalı besteci Arvo Pärt’e ait. Pärt, İstanbul ve Tallinn kentlerinin ortak projesi olan ‘Âdem’in Yakarışı’ adlı yeni eserinin dünya prömiyeri için geldiği İstanbul’da dün sabah düzenlenen basın toplantısına katıldı. 2007’de İstanbul’a gelip ‘Allahın Güzel İsimleri’ adlı eserinin dünya prömiyerini yapan İngiliz besteci John Tavener gibi Arvo Pärt’in de Ayasofya hayranı olduğunu bildiğimiz için kendisine bu kutsal mabet hakkında ne düşündüğünü sorduğumda işte bu tek cümleyle yanıt verdi. Pärt’in eserinin maceralı Ayasofya yolculuğunun ayrıntılarını, ekonomik konuşmayı tercih eden besteciden değil ama 2011 Avrupa Kültür Başkenti Tallinn’in CEO’su Mikko Fritze ve İstanbul’da yaşayan Estonyalı müzisyen Vahur Luhtsalu’dan öğrenebildim.
‘Âdem’in Yakarışı’nın ortaya çıkışı iki Pärt yıl öncesine uzanıyor. 2008 yılının ortalarında İstanbul İKSV ve Tallinn 2011 birbirlerinden habersiz biçimde Pärt’ten şehirleri için bir eser yazmalarını istiyor. Çağdaş müziğin yaşayan en popüler isimlerinden biri olan Pärt bu isteği çok yoğun olduğu gerekçesiyle önce geri çevirmiş. Yoğun ısrarlar karşısında direnemeyen Pärt iki şehrin talebinin bir ortak siparişe dönüştürülmesi suretiyle sonunda ikna edilebilmiş. İstanbul’u ziyaret ettiklerinde Ayasofya’dan çok etkilenen Fritze ve Luhtsalu, Pärt’in eserinin prömiyerinin mutlaka burada yapılması gerektiğini düşünmüşler. İstanbul’a daha önce gelmemiş olan Pärt de ikilinin mekânda çektiği videoyu izleyip onay vermiş. Derken Ayasofya’nın tahsisi konusunda Türk hükümeti nezdinde ikna turları başlatılmış. Ama malum sebeplerden dolayı bu izin bir türlü çıkamadığından dolayı sonunda Aya İrini’de karar kılınmış.
‘Âdem’in Yakarışı’, yaylı çalgılar orkestrası, 28 ve 12 kişiden oluşan iki ayrı koronun bir araya geleceği, yaklaşık 25 dakikalık bir eser. Pärt’in 1970’lerin sonundan itibaren benimsediği bestecilik üslubunu, ‘ruhani minimalist’ biçiminde tanımlayabiliriz. Çoğunlukla ağır ve meditatif bir tempoda, minimalist üslubun nota yinelemelerine dayanan metodunu benimseyen bir üslup bu. Pärt’in üslubunda ilginç bir özellik var o da, ‘tintinnabuli’ denilen, tamamen kendine özgü bir stile sahip oluşu. Ortodoks Hıristiyan ilahilerinin yapısından etkilenerek geliştirdiği, çift sese dayanan bu basit stili besteci 2000 yılında BBC Radyo 3’e verdiği bir söyleşide şöyle açıklamış: ‘Tintinnabuli’, bir çizgiden diğerine giden doğrusal bağlantının adıdır. Ana melodi ve ona eşlik eden ses bir ve tektir. Bir artı bir’in karşılığı bu stilde iki değil birdir.’ Tintinnabuli, sözcüğün fonetik yapısıyla, aynı zamanda, Pärt’in dinsel esinli eserlerinde vazgeçilmez bir konumda olan ‘çanları’ da çağrıştırıyor.
75 yaşındaki Arvo Pärt, büyük üne kavuşmaya başladığı 80’li yıllarda, gür ve uzun sakalı, insanın içine işleyen gözleri ve karizmatik duruşuyla, kimileyin Ortodoks papazlarını andıran, çoğunlukla ürkütücü görüntüler verirdi kamuoyuna. Cuma sabahı Sepetçiler Kasrı’nda eşiyle birlikte gazetecilerin karşısına çıkan Pärt; seyrekleşen sakalı, mütevazı hal ve tavrı, zarafeti, az ve öz konuşmasıyla, adeta dervişane bir görünüme bürünmüştü. ‘Buraya konuşmaya değil, müziğimi sizlerle birlikte dinlemeye geldim’ oldu ilk cümlesi. Eser üzerine konuşmak hem bestecisi hem de şefi Tonu Kaljuste için elbette zordu zira Pärt bile ‘Âdem’in Yakarışı’nı, toplantıdan birkaç saat sonra başlayacak ilk orkestra provasında dinleyebilecekti. Yine de, eserin çıkış noktası hakkında bizleri bilgilendirmeyi ihmal etmedi büyük usta. İslam ve Hıristiyanlık gibi iki büyük medeniyeti hangi ortak temada buluşturabileceğini düşündüğü sırada aklına, ‘hepimizin babası’ Âdem’in geldiğini dile getiren Pärt, ‘Tanrının lütfundan esirgeyip cennetinden kovduğu’ Âdem’in ve onun nezdinde tüm insanoğlunun, on binlerce yıldır dünya üzerinde işlediği günahlar, kıyımlar sebebiyle çektiği acıları eserinde anlattığını ifade etti.
7 Haziran Pazartesi akşamı Aya İrini’de, 80’li yılların sonundan beri Pärt’le çalışan Tonju Kaljuste yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni yaylıları, Estonya Filarmonik ve Vox Clamantis korolarından ‘Âdem’in Yakarışı’nı dünyada ilk kez dinleme ayrıcalığına sahip olacağız. Bu özel gecede Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Arvo Pärt’e 38. İstanbul Müzik Festivali’nin ‘Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ takdim edilecek.
Serhan Bali
Radikal Gazetesi, 5 Haziran 2010
Geçenlerde köklü müzik eğitimi kurumlarımızdan birinde kompozisyon hocalığı yapan bir akademisyenimizle Facebook üzerinden yazışıyordum. Konu, Andante’de müzikoloji ve kompozisyon kökenli kişilere neden daha fazla yazı yazdırılmadığıydı. Hocamızın, aramızdaki tartışmayı başlatan ilk postası hem sakin bir tonda sorgulayıcı hem de bizlere teessüf eder nitelikteydi. Teessüf ediyordu çünkü bu mesleğe yıllarını vermiş, büyük bir birikime sahip kişilerden biri olarak değerlendirdiği şahsına, ülkenin önde gelen popüler süreli klasik müzik yayınında söz hakkı verilmesi gerektiğini savunuyordu. Ona göre, Andante’de yapılan eleştiriler “beğendim-beğenmedim” türünden, sübjektivitesi yüksek yargıların ötesine geçmeli, sanat olmanın yanısıra aynı zamanda bir bilim dalı olan müziğin kendisine ve icra edilme tarzlarına dönük daha bilimsel tabana oturan değerlendirmelere dergide yer açılmalıydı. Kendisine özde katıldığımı belirttim. Ama katılmadığım noktalar da vardı ki içlerinde en önemlisi, bizim Andante’de sekiz yıldır bu tip eleştiri-değerlendirme yazılarına, bilimsel dilde ve içerikte yazılmış makalelere – evet, sayıca arzu edilenden az olmakla birlikte – zaten yer veriyor olmamızdı.
Ama böyle bir sorun yaşadığımız da ortada. Bu konuda yaşadığımız açmazların çok somut bir iki sebebi var aslında. Andante hitap ettiği müzik camiasında kitle tarafından tanınma sorunu olmayan bir yayın. Herkes üç aşağı beş yukarı dergiyi tanıyor. Düzenli izle(ye)mese bile varlığından haberdar, diyelim. Ama bizim, yayın olarak, hitap ettiğimiz çevrenin tüm sakinlerini bizzat tanımak gibi bir olanağımız yok. Ben ve arkadaşlarım elimizden geldiğince her an, hem müziksever hem müzik akademisyeni camialarına mensup yeni insanlar tanıyıp, klasik müzik yayıncılığımıza yeni yazarlar kazandırmanın peşindeyiz. Bu uğraşımızda bugüne kadar azımsanmayacak bir mesafe aldık. Andante kanalıyla yazılarını yayımlama fırsatı bulan, hiç aklında olmadığı halde yönlendirmeler, cesaretlendirmeler sonucu yazarlığa soyunup başarılı makaleler, eleştiriler kaleme alan pek çok dostumuz oldu. Sadece bizim tek taraflı çabalarımızla sınırlı kalmadı bu sondaj çalışması. Süreç içinde benimle veya yola birlikte çıktığımız arkadaşlarımızla tanışıp, yazılarını değerlendirmemiz için dergiye teslim eden o kadar çok sayıda kişi var ki, hakikaten saymakla bitmez.
Ama yazının burasında açık konuşmam gerekiyor. Dergiyle bir biçimde temas kuran, yazılarını yollayan kişiler içinde, müzik tahsili alan veya veren, akademi mensubu insanların sayısı o kadar az ki… Ortada şöyle garip bir durum var: Türkiye’deki müzik eğitimi, müzikoloji, konservatuvar camialarından, müzisyen olmayanların da aralarında bulunduğu geniş bir kitle tarafından okunması gayesiyle Andante’ye yazı gönderen kişi sayısı son derece az. Yazı göndermeyenlerin arasında bir kısmının da, derginin, artık oturmuş sayılabilecek editoryal kadrosu dışında hiç kimseden makale-değerlendirme yazısı kabul edilmediği kanaatiyle müracaatta bulunmadığını, son zamanlarda yaptığım görüşmelerden – ne yazık ki – anlamış bulunuyorum. Ne yazık ki, diyorum çünkü bu da tahmin edebileceğiniz gibi yanlış bir kanaat. Bazı akademisyen dostlarımızın ise, hocamızın mektubundan da çıkarsanabileceği gibi, bizden davet bekledikleri çok açık. Hâlbuki samimi ve medeni biçimde, karşılıklı tanışıklık bulunmasa dahi temas kurulabilir ve kurulmalı. Yoksa iki taraf da birbirini daha çok bekler, eh bu durumda kaybeden yazar, dergi, okur yani herkes olur. Dergi olarak akademik çevreden yazı bağlamında istediğimiz miktarda beslenemiyor oluşumuzun benim saptayabildiğim bazı somut sebepleri var.
Yerimiz az kaldığı için şimdilik maddeleştirmekle yetiniyorum, içeriğine daha sonra gireriz. 1-Hemen hepsi üniversite mensubu olan müzikolog ve bestecilerimizin akademik yüklerinin ağır olması. 2-Akademik dilde yazılmaya alışıldığı için popüler bir yayın organı için, bilimsellik dozu azaltılmış veya genel kitlenin anlayacağı düzeye getirilmiş içerikler üretmekte zorlanılması. 3-Gazete, dergi gibi süreli yayınlar için, ikinci maddede özetlenen popüler içerikli yazılar üretmek konusunda isteksiz davranılması. 4-Popüler yayınlar için yapılan çalışmalardan talep edilen maddi beklentinin genellikle karşılanamıyor oluşundan dolayı yaşanan motivasyon kaybı. Bu tespitleri ayrıntılarıyla irdelemek ve olası çözüm önerileri geliştirmek de bir başka yazının konusu olsun…
Andante, Haziran 2010 sayısı, “Editör’den” köşesi.
Ertesi gün görüşürüz dedik ama Cagliari yolu uzun tabii, o yüzden gezinin raporunu vermek bir sonraki güne kaldı. Bu da uzun bir rapor olmayacak ama. Uzunu Radikal’e, ondan daha da uzunu Andante’ye nasip olacak, aralarındaki dostane ilişki sebebiyle. Gezinin zirve noktasını teşkil eden I Puritani temsilinden bir son kareyi paylaşıyorum şimdiden (Tıklayıp büyütebilirsiniz): Amca Sir Giorgio Walton (Burak Bilgili), yeğeni Elvira (Eglise Gutierrez) ve ben. Yer, Sardinya’nın Cagliari Operası’nın sahne arkası. Yüzlerde tatlı bir yorgunluk. İtalyan tamperamanından nasibini almamış gibi gözüken ruhsuz ve de soğuk Cagliari izleyicisinin sanatçılara hak ettikleri alkışı verdikleri söylenemez ama olsun onların gözünde iyi performanslar çıkarmış olduklarını bilmenin haklı mutluluğu.
Bu da günün müziği olsun:
Bellini: I Puritani’den ‘A te o cara’. William Matteuzzi (tenor), Mariella Devia (soprano), Catania Teatro Massimo Bellini-Richard Bonynge.
Yarın akşam Sardinya adasının Cagliari şehrindeki Teatro Lirico di Cagliari’de bas Burak Bilgili ve Kübalı eşi soprano Eglise Gutierrez, Bellini’nin I Puritani operasında birlikte sahneye çıkacaklar. Rolleri de ilginç! Burak, Elvira rolündeki Eglise’nin eserde amcası olan Sir Giorgio Walton’u seslendirecek
Yani karı-koca bu sefer amca-yeğen olacaklar! Burak bu rolü en son Savonlinna Festivali’nde büyük başarıyla canlandırmıştı. Ben de raporumu bu blog üzerinden ve Andante’de dostlarla paylaşmıştım.
Cagliari şehrinden izlenimler ve elbette fotoğraflarla birlikte yarın yine görüşürüz. Şimdilik iyi geceler!